Görselde, üzerinde "COP31 ANTALYA" yazan ve yoğun duman çıkaran, kömürle çalışan bir buhar treni ile vagonları raylar üzerinde ilerliyor. Trenin lokomotifinde, bir kürsüden eliyle ileriyi işaret ederek konuşma yapan takım elbiseli bir adam (Murat Kurum) yer alırken, arkadaki kömür vagonunda baret ve yelekli bir işçi hararetle ocağa kömür kürelemektedir. Kömür vagonunun arkasında, takım elbiseli bir bürokrat, "DİSK", "Temiz Hava Hakları Platformu", "İklim Adaleti Koalisyonu", "Ekoloji Birliği" ve "GREENPEACE" gibi sivil toplum kuruluşlarının pankartlarını taşıyan kalabalık bir halkın bulunduğu en arkadaki vagonu trenden ayırmak için vagonlar arasındaki bağlantı zincirini çözmektedir. Kalabalık ise bu duruma karşı öfkeyle yumruklarını ve pankartlarını havaya kaldırarak itiraz etmektedir.

COP31’e doğru: Sivil toplumun talebi fosil yakıttan çıkış, adil geçiş…

Antalya’da COP31’e sayılı günler kala bir yanda petrol aramaları için acele kamulaştırmalar sürerken, diğer yanda sivil toplum kömürden çıkış takvimi ve adil geçiş için birleşiyor. Resmi masaya alınmayan örgütlerin Halk Zirvesi’yle yükselttiği ses, sürecin asıl meşruiyet sınavı olacak.

Alev Karakartal yazdı.

İllüstrasyon: İdil Keysan


Semra Can imzalı, renkli ve mizahi bir karikatür.
Açık mavi bir kanepede oturan iki kadın sohbet ediyor. Soldaki kadın kısa, dalgalı, turuncu saçlı; pembe bluz, çizgili kahverengi pantolon ve çok sayıda takı takıyor. Gözleri kapalı, bir eli göğsünde, diğer eli havada, kendinden emin bir ifadeyle konuşuyor.
Sağdaki kadın ise siyah, kabarık, kıvırcık saçlı. Yeşil ve turuncu bir üst, kırmızı pantolon ve çizgili çoraplar giyiyor. Elinde telefon var. Gözleri irileşmiş, ağzı açık; karşısındakine şaşkınlıkla bakıyor.
Soldaki kadın, Leonard Cohen'in Everybody Knows şarkısının sözlerini söylüyor:
“...Herkes biliyo zarların hileli olduğunu, geminin su aldığını...”
Ardından “Evet” yazılı bir konuşma balonu görülüyor.
Sağdaki kadın, “Leonard Cohen sizin kadar ekmek yemedi bu şarkıdan...” diyerek karşılık veriyor.
Sol taraftaki kadın ise “Hayır Miçocum!..” diyor.
Kanepenin önünde kahve fincanları, tabaklar ve çeşitli eşyalarla dolu bir sehpa var. Sağ alt köşede turuncu, kabarık tüylü bir kedi, sırtını kamburlaştırmış ve kuyruğunu dikmiş. Gözleri kocaman, ağzı açık, tedirgin görünüyor.
Kedinin düşünce balonunda şöyle yazıyor:
“Rica ediyorum tutma beni! Şunun üzerinde kalıcı bi iz bırakayım da bi daha böyle dev klişe cümle ile insan içine çıkmasın!”
Karikatür, popüler bir şarkının sözlerini sık sık tekrarlayan birine yöneltilen eleştiriyi ve kedinin bu duruma verdiği abartılı, alaycı tepkiyi mizahi bir dille anlatıyor.
Görsel, büyük bir labirent içinde ilerleyen insanları ve labirentin merkezine doğru uzanan dev bir eli gösteriyor. El, ortadaki boş bir beyaz levhayı ya da kâğıdı iki parmağıyla tutuyor; bu görüntü, yukarıdan müdahale eden, yön veren veya kuralları belirleyen bir otorite hissi yaratıyor. Labirentin içinde farklı gruplar ve bireyler var: pankart taşıyanlar, müzik yapanlar, bir araya gelen küçük topluluklar, yalnız yürüyen kişiler ve çeşitli gündelik figürler. İnsanların bazıları sarı giysilerle özellikle vurgulanmış. Labirentin duvarları kırmızı ve beyaz; arka plan ise parlak mavi. Çizim siyah konturlu, elde çizilmiş ve kolaj/illüstrasyon estetiğinde. Kompozisyonun genel duygusu, insanların kurallar, yasaklar ve görünmez sınırlar arasında hareket etmeye çalıştığı, buna karşılık yukarıdan gelen büyük bir elin bu alan üzerinde belirleyici bir güce sahip olduğu yönünde. Senin “Ahlaka Mugayir” dosyan bağlamında okunduğunda, labirent hukukî ve idarî kısıtlamaları, insanlar kamusal alandaki farklı yaşam biçimlerini, büyük el ise neyin kabul edilebilir olduğuna karar veren otoriteyi çağrıştırıyor.

Ahlaka Mugayir: Alkollü içki yasaklarında halk sağlığı nerede bitiyor, yaşam tarzına müdahale nerede başlıyor?

“Ahlaka Mugayir” dosyasının bu bölümünde, 2013’te yaşam tarzı tartışmasının merkezine yerleşen alkol yasaklarına, yasakların bugüne uzanan etkilerine ve halk sağlığı ile bireysel tercih arasındaki sınırın nerede çizilebileceğine bakıyoruz.

Müberra Ünsal’ın dosya haberi.

İllüstrasyon: Zeynep Özatalay.

kÖŞE YAZISI

Zeki Müren, New York’taki Times Square

Ambulansı kim arayacak?

Yeşer Sarıyıldız yazdı.

Çevresinde kimsenin konuşmadığını gören bir başkasıysa, ya kendisinin yanıldığını düşünüyor ya da konuşursa bedeli tek başına ödeyeceğinden korkuyor. İlk sessizlik, bir sonrakini doğuruyor. Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann buna suskunluk sarmalı diyor. 

Görsel, siyah, beyaz ve gri tonlarında yapılmış, eski bir aile fotoğrafını andıran dijital bir resim. Loş bir odada, ciddi ve hüzünlü yüz ifadeleriyle kameraya bakan altı kişi bulunuyor: iki erkek, iki kadın ve iki çocuk. Resmin sol tarafında koyu renk takım elbise giymiş genç bir erkek ayakta duruyor. Yanında, bıyıklı, kravatlı, orta yaşlı bir erkek var. Önlerinde, beyaz elbiseli küçük bir kız çocuğu oturuyor. Sağ tarafta koyu renk elbiseler giymiş iki kadın yer alıyor. Kadınlardan biri kısa, kabarık saçlı; diğeri ise uzun, koyu renk saçlı. Önlerinde, koyu renk ceket ve beyaz gömlek giymiş küçük bir erkek çocuk oturuyor. Kadınlardan biri elini çocuğun omzuna koymuş. Resmin en dikkat çekici unsuru, aileyi tam ortasından ikiye ayıran parlak beyaz bir yarık. Yukarıdan başlayıp aşağıya doğru düzensiz biçimde uzanan bu yarık, eski bir fotoğrafın yırtılmış ve arkasından güçlü bir ışık sızıyormuş gibi görünmesini sağlıyor. Sol taraftaki erkekler ve kız çocuğu ile sağ taraftaki kadınlar ve erkek çocuğu, bu keskin ışık çizgisinin iki yanında kalıyor. Arka planda belli belirsiz bir pencere, duvarda asılı bir çerçeve ve sağ köşede bir bitki görülüyor. Resmin tamamında yumuşak, bulanık fırça darbeleri ve koyu gölgeler hâkim.

Aile: Sığınak mı, suç ortağı mı?

Ceren Yakıcı yazdı. Cansu Gürsu resmetti.

“Ailem Güvende” operasyonuyla kriminalize edilen LGBTİ+ özneleri, susturulan bilimi ve “kutsal aile” mitini sorgulayan bu metin, klinik psikolojiden feminist teoriye, biyopolitikadan azınlık stresine uzanan bir hat çekerek soruyor: Aile gerçekten güvenli bir sığınak mı, yoksa şiddeti ve tahakkümü örten korunaklı bir suç ortağı mı?

Görselde ilk bakışta bir aile içi sahne var; fakat kompozisyon huzurlu olmaktan çok gerilimli ve tekinsiz. Merkezde takım elbiseli bir erkek, yatağın kenarında oturuyor ya da yarı oturur durumda. İki kadın ona çok yakın; biri arkasından/yanından erkeğin kolunu ya da kıyafetini kavrıyor, diğeri önünde diz çökmüş ya da eğilmiş halde. Bu fiziksel yakınlık ilk bakışta bakım verme, giydirme ya da yardım etme gibi okunabilir; ancak figürlerin duruşları ve yüz ifadeleri sahneyi sıradan bir aile anından çıkarıyor. Özellikle kadınların bedenleri erkeğin etrafında neredeyse bir kuşatma oluşturuyor. Sağ tarafta kapı ya da pencere açıklığında küçük bir kız çocuğu duruyor. Diğerlerinden fiziksel olarak ayrılmış; olup biteni uzaktan izliyor. Ellerini önünde birleştirmiş olması ve mesafeli konumu ona hem tanık hem de dışarıda bırakılmış biri hissi veriyor. Mekân bir yatak odasını andırıyor: solda yatak, ortada dolap ya da komodin, sağda perde ve açıklık var. Ancak ev içi dekor sıcaklık üretmiyor. Koyu tonlar, sert gölgeler ve figürlerin sıkışık yerleşimi mahremiyet yerine baskı ve kapatılmışlık duygusu yaratıyor. Ortadaki dolabın üzerindeki nesneler ve içindeki dekoratif figür de sahneye biraz törensel, hatta uğursuz bir hava katıyor.

Aileyi kimden koruyorsunuz?

Seran Vreskala yazdı.

İsimlerin böyle bir liste hâlinde kamuya açılmasına aslında şaşırmıyorum. Çünkü hedef göstermek bu ülkede neredeyse bir ata sporudur. Bir zamanlar Alevilerin evlerinin kapılarına kırmızı çarpılar konulmadı mı? 6–7 Eylül İstanbul Pogromu’nda Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin evleriyle iş yerleri önceden belirlenmiş adres listeleri üzerinden hedef alınmadı mı? Bunun için medya kullanılmadı mı? 

LGBTİ+’lar bir aydan fazla tutsak… peki, aileler güvende mi?

  • Gökkuşağı bayrakları taşıyan kalabalık bir grup, dikenli tellerle çevrili, gözetleme kuleli bir cezaevinin önünde toplanmış. Cezaevinin üzerinden büyük bir gökkuşağı uzanıyor.
  • Ranzaların bulunduğu kalabalık bir koğuşta kadınlar bir arada. Ön planda gözlüklü bir kadın, masada oturmuş kâğıda bir şeyler yazıyor.
  • Siyah saçlı, gözlüklü ve turuncu çiçekli bluz giymiş bir kadın, arkasında dalgalanan gökkuşağı bayrağıyla resmedilmiş.
  • Mor tişörtlü, uzun siyah saçlı bir kadın, üzerinde dikenli teller bulunan yüksek bir duvarın önünde, başını kaldırarak gökyüzüne bakıyor.
  • İki polis, biri kelepçeli genç, diğeri başörtülü yaşlı bir kadın olmak üzere iki kişiyi götürüyor. Yaşlı kadının arkasından genç bir kadın yürüyor.
  • Tuğla duvara rengârenk harflerle “Özgürlük İstiyoruz” yazılmış. Bir görevli yazının üzerini gri boyayla kapatırken üç kişi ellerinde boya fırçalarıyla onu izliyor.
  • Demir parmaklıkların arasından uzanan beş el, yeşil, sarı, turuncu, mavi ve mor renkli zarflar tutuyor.
  • Gökkuşağı bayrağı taşıyan bir grup insan, kalkanlı ve coplu polisler tarafından çevrelenmiş. Polisler ile göstericiler karşı karşıya.

Tekerrür: Hamallar ve kundura işçileri grevde

144 yıl önce bugünden bir haber… Sirkeci’de ticareti durduran sırt hamallarından Tatavla’da tezgah bırakan kunduracılara uzanan ilk direnişler, emek tarihini ve 1908’e varan örgütlenme zeminini nasıl şekillendirdi? Gökçe Akgöl’ün haberi.

Muzır konular

Muzır Tefrika: Portakal Likörü – Muzır Neşriyat

lgın Çavlan’ın “Portakal Likörü” öyküsü, babasını kaybettikten sonra işinden de kovulan bir gazetecinin annesinin evine dönmesiyle başlar. Anlatıcı burada, üst katta yaşayan emekli gazeteci Dudu Hanımla yakınlaşır ve onun yaptığı portakal likörünü içerken geçmişini dinlemeye başlar. Dudu Hanım, gençliğinde Kıbrıs’ta Nidai adlı bir adama âşıktır; ancak çatışmalar sırasında askere alınan Nidai kaybolur ve bir daha geri dönmez. Yıllar sonra bulunan bir nottan, Nidai’nin cepheden kaçmaya çalışırken kendi kuzeni tarafından yanlışlıkla vurulduğu ve bir portakal ağacının altına gömüldüğü anlaşılır. Buna rağmen kemiklerine ulaşılamaz; Dudu Hanım da onun anısını yaşatmak için Kıbrıs’tan getirttiği portakallarla likör yapmaya devam eder. Anlatıcı bu hikâyeden etkilenerek uzun süredir yazamadığı kayıplar ve faili meçhuller üzerine kitabına yeniden başlar ve kitabına “Portakal Likörü” adını verir. Öykü; kayıp, savaş, bellek, aşk ve geçmişle hesaplaşma temalarını Kıbrıs çatışmaları üzerinden işler. Muzır Tefrika’nın yeni öyküsü Ilgın Çavlan’ın kaleminden “Portakal Likörü”. Öyküye Oğuz Demir’in illüstrasyonları eşlik ediyor. Öykünün tüm tefrikası yayımda!
  1. Muzır Tefrika: Portakal Likörü
  2. Muzır Tefrika: Cevher
  3. Muzır Tefrika: Karanlığın Ay Tarafı
  4. Muzır Tefrika: Seni Altında Bulduğum Şarkılar
  5. Halkın Bünyesi: Tecavüz ve İnandırıcılık