Karikatür, pazara/markete girmeden önce artan fiyatlarla yüzleşmeye kendini psikolojik olarak hazırlayan bir kadını gösteriyor. Yaşlı kadın endişeyle “Fiyatlar nasıl?” diye sorarken, alışverişten çıkan kadın “Hiç düşünmeden direkt gir teyzecim. Böyle daha çok acı çekersin.” diyerek cevap veriyor. Espri, yüksek fiyatların artık alışverişi ekonomik bir faaliyetten çok “acıya hazırlanma” deneyimine dönüştürmesi üzerinden kurulmuş.
Merkezde insanlaştırılmış, devasa bir kredi kartı figürü var. Kartın üzerinde “TEBANK”, “GOLD CARD” gibi banka/kredi kartı çağrışımı yapan ifadeler, çip ve temassız ödeme simgesi görülüyor. Kartın yüzü sinsi ve tehditkâr biçimde çizilmiş; kolları ve çıplak ayakları var. Alt tarafta ise korkmuş ve terleyen bir aile bulunuyor: kel bir erkek, başörtülü bir kadın ve küçük bir çocuk. Kart şöyle diyor: “MEMLEKETTE AİLE YAPISINI EN TEMELDEN BEN SARSiyorum FAKAT GİDİP MABEL MATİZ’İ, LGBTİ+ BİREYLERİ YA DA GENÇ KADINLARI DARLIYOR KERİZLER!! HAHAHAHAHAHAHAHAHA!..”
“HOOP SEVİNÇ AİLESİ!! ÖDEME TARİHİNİZ YAKLAŞIYOR! YIKTIRTMAYIN BANA YUVANIZI! HAHAHAHA...
Bu görsel, Osman Kavala’nın uzun süredir cezaevinde tutulmasını ve AİHM kararlarına rağmen serbest bırakılmamasını “adaletin sistematik biçimde silinmesi” metaforuyla anlatan politik bir karikatür.
Duvarın tamamında tekrar tekrar “ADALET” kelimesi yazıyor. Ancak duvarın sol ve orta bölümündeki kelimelerin büyük çoğunluğunun üzeri kalın siyah çizgilerle çizilmiş. Sağ tarafta ise henüz üzeri çizilmemiş “ADALET” sözcükleri bulunuyor. Ön plandaki kişi, elindeki kalemle bunlardan birinin üzerini çizmek üzere tasvir edilmiş. Sağ üst köşedeki parmaklıklı pencere ise doğrudan hapishane ve özgürlükten yoksun bırakılma temasını güçlendiriyor.
Karikatürün görsel dili özellikle tekrar üzerine kurulmuş: “adalet” sözcüğü ne kadar çok yazılırsa yazılsın, üzeri tekrar tekrar çiziliyor. Bu nedenle çizgiler yalnızca kelimeleri karalamıyor; adaletin uygulanmadığı veya etkisizleştirildiği düşüncesini sembolize ediyor. Henüz çizilmemiş kelimelerin bulunması da işlemin devam edeceği izlenimini yaratıyor.
Altındaki metin, karikatürün bağlamını açıkça veriyor: “AİHM'den Osman Kavala hakkında ikinci kez hak ihlali kararı: Türkiye mümkün olan en kısa sürede serbest bırakmalı! Kavala 25 Ağustos 2026 itibarıyla 3 bin 219 gündür hapiste!” Dolayısıyla görsel, AİHM kararları ile Kavala'nın devam eden tutukluluğu arasındaki çelişkiyi eleştirel biçimde işliyor.
Görselde, boş ve sessiz bir sokak köşesi çizilmiş. Sol tarafta kaldırım üzerinde iki mama-su kabı duruyor; kaplardan biri suyla dolu, diğerinin çevresinde birkaç mama tanesi dağılmış. Sağ tarafta küçük bir kulübe var. Kulübenin üzerinde “Zeytin” yazıyor; yanında küçük kalpler çizilmiş. Kulübenin yanına da “Zarar vermeyin” notu asılmış. Kulübenin içi boş görünüyor. Yalnızca sarı bir minder ya da örtü var. Sokakta birkaç kuru yaprak, küçük otlar ve gri duvar/kaldırım detayları yer alıyor. Genel atmosfer sakin ama hüzünlü: Bir hayvanın yaşadığı, bakıldığı, korunduğu bir yer var; fakat kendisi görünmüyor. Kampanya bağlamında bu illüstrasyon, yasadan sonra mahallelerde oluşan boşluğu, kaybolan hayvanları ve gönüllülerin geride kalan bakım emeğini anlatıyor. “Zeytin” adı, sokakta yaşayan hayvanların anonim değil; adı, yeri, mahallesi ve onu bekleyen insanları olan canlılar olduğunu gösteriyor.
Görsel, kapalı bir barınağın ya da kamuya kapatılmış bir hayvan toplama alanının girişini temsil ediyor. Yüksek duvarlarla çevrili, üstünde dikenli teller bulunan büyük, gri bir kapı var. Kapının üzerinde kırmızı “girilmez” tabelası yer alıyor. Bu tabela yalnızca fiziksel bir yasağı değil; içeride yaşananların kamuoyundan, gazetecilerden ve bağımsız denetimden saklanmasını da simgeliyor. Kapının arkasında köpeklerin yalnızca gölgeleri görünüyor. Hayvanların kendilerinin değil, siluetlerinin görünmesi çok güçlü: İçeride canlılar var ama görünmez kılınmışlar. Kim oldukları, kaç tane oldukları, sağlık durumları, yaşayıp yaşamadıkları bilinmiyor. Bu, barınaklardaki kapalılık ve akıbet belirsizliğini doğrudan anlatıyor. Kapının önünde yerde bir fotoğraf makinesi, not defteri ve kalem duruyor. Bunlar gazeteciliği, belgelemeyi ve kamu denetimini temsil ediyor. Ancak bu araçların kapının dışında bırakılmış olması, gazetecinin içeri alınmadığını; hakikatin kapının ardında kaldığını gösteriyor. Görselin genel duygusu sessiz, soğuk ve baskılayıcı. Renklerin büyük ölçüde gri ve siyah olması, kapalı sistemin karanlığını güçlendiriyor. Kırmızı “girilmez” işareti ise hem yasak hem de alarm duygusu yaratıyor.
Görsel, sözlü saldırının ve hakaretin bir canlıyı psikolojik olarak kuşatmasını simgesel biçimde anlatıyor. Sol tarafta kırmızı-beyaz bir megafon bulunuyor. Megafondan çıkan, düzensiz biçimde savrulan harfler arasında “boş”, “aptal”, “beceriksiz” gibi aşağılayıcı ifadeler seçiliyor. Bu harfler sağ tarafa ilerledikçe dikenli tellere dönüşüyor. Sağ tarafta üzgün ve savunmasız görünen bir köpek, bu kelimelerden oluşmuş dikenli tellerin içinde hapsedilmiş. Tellerin çevreleyici ve sıkıştırıcı yapısı, sözlerin yalnızca geçici bir ses olmadığını; korku, yalnızlık ve çaresizlik yaratabilen kalıcı bir baskıya dönüşebileceğini ifade ediyor. Beyaz, dokulu arka plan ve sade çizim tarzı mesajı öne çıkarıyor: Kırıcı sözler fiziksel olarak görünmese de bir canlıyı yaralayabilir ve özgürlüğünü kısıtlayan görünmez bir kafese dönüşebilir.

kÖŞE YAZISI

Tadej Pogačar, 2026 Fransa Bisiklet Turu’nun 14. Etabını kazandıktan sonra bisikletinin üzerinde zafer selamı veriyor. Arkasında izleyiciler ve bir Kolombiya bayrağı görünüyor. Foto: A.S.O./ThomasMaheux

Beden yalan söylemez: Baudrillard, Pogačar ve Messi

Cansu Özge Özmen Muzır Spor’a yazdı.

Sporun kuralları kurmacadır; fakat merkezindeki beden gerçektir. Kusursuz sporculara duyduğumuz hayranlık da huzursuzluk da buradan doğar: Çünkü Pogačar ve Messi yalnızca rakipleriyle değil, insan bedeninin sınırlarına ilişkin inancımızla da yarışır. 

Suruç’un izinde 11 yıl

Müberra Ünsal yazdı.

Suruç katliamının üzerinden 11 yıl geçti, adalet mücadelesi hala sürüyor. Suruç Aileleri, tanıkları, yaralıları ve 33’lerin yoldaşları İstanbul Kadıköy’de katliamın yıldönümünde adalet talebini bir kez daha dile getirdiler. 

Fotoğrafta, denizin içinde sırtüstü uzanarak suyun üzerinde duran bir kadın görülüyor. Başını geriye bırakmış; gözleri kapalı ve yüzü yukarı dönük. Duruşu sakinlik, rahatlama ve kendini akışa bırakma hissi veriyor. Deniz açık turkuaz tonlarında, yüzeyde hafif dalgalar var. Kadının ıslak saçları suya karışırken boynundaki kolye seçiliyor. Arka planda, bulanık biçimde denizde bulunan birkaç kişi ve kırmızı bir yüzme simidi görülüyor. Ufuk çizgisi sade; gökyüzü açık fakat soluk gri tonlarda. Genel atmosfer huzurlu, yazlık ve dingin. Fotoğrafta netlik kadının üzerinde toplanırken arka planın bulanık bırakılması, onun yalnızlık ve içe dönüş hâlini daha belirgin kılıyor.

 Tatil ne zaman sınıf gösterisine dönüştü?

Yeşer Sarıyıldız yazdı.

Gün batımı fotoğrafı için girilen sıralar, kapısında onay beklenen beach club’lar, plajda moda yarışları, Rolex’in üzerinden yenen havyarlar… Tatil, dinlenme aracı olmaktan çıkıp hâlâ ayrıcalıklı bir sınıfa ait olduğunu kanıtlama performansına dönüştü. Üstelik kavga, denizin önüne kapı koyan sistemle değil; o kapıdan içeri almayan görevliyle ediliyor.

Kolektif bilincin yükselmesi ve hayvanat bahçelerinin kapatılması

Hayvanat bahçeleri, türleri koruma ve insanları eğitme iddiasıyla varlığını sürdürse de, çoğu zaman hayvanları birey olmaktan çıkarıp yönetilecek, sergilenecek ya da “fazlalık” sayılacak varlıklara dönüştürüyor. Kolektif bilinç yükselirken artık sorulması gereken soru şu: Hayvanları kafeslerde iyileştirmeye mi çalışacağız, yoksa kafes fikrini bütünüyle geride mi bırakacağız? Deniz Tapkan yazdı.

Muzır konular

https://anchor.fm/s/f44a5610/podcast/rss